Mücahit HİMOĞLU


Anne Baba Olmak: Ruhun En Sessiz Sorumluluğudur….

Bir anne, bir baba; kendi mutluluğunu, önceliklerini, hatta bazen kimliğini bir çocuğun gülüşüne armağan eder.


Anne baba olmak, sadece bir çocuğu büyütmek değil; bir varlığa kendinden daha çok değer vermeyi öğrenmektir.

Psikolojide bu, “benliğin genişlemesi” olarak tanımlanır, ama aslında bu, benliğin sessizce çözülmesidir.

Bir anne, bir baba; kendi mutluluğunu, önceliklerini, hatta bazen kimliğini bir çocuğun gülüşüne armağan eder.

Ve tuhaf olan şu ki, bu süreç fark edilmeden başlar.

İlk uykusuz geceyle, ilk korkuyla, ilk “acaba iyi mi?” endişesiyle birlikte, insan artık sadece kendi hayatını yaşamaz. Bir başka varlığın duyguları, ruhuna eklenir. Bu yüzden anne babaların yüzündeki çizgiler, sadece yaşın değil, yüreğinin yükündeki izleridir.

Evlat büyür, uzaklaşır, kendi yolunu çizer.

Bazen anne babayı “fazla koruyucu”, “fazla karışan” bulur.

Oysa anne babanın rehberliği çoğu zaman bir müdahale değil, korkunun dile gelmemiş hâlidir: “Ben o yollardan geçtim, acısı hâlâ içimde.”

Eşyanın tabiatıdır, her nesil, bir öncekine yaptığı tepkiyle büyür.

Evlat özgürlük ister, anne baba güvenlik ister…

Bu iki duygu, birbiriyle çatışır ama aslında aynı kaynaktan beslenir: Sevgide biri “korumak”la, diğeri “kurtulmak”ı sever. Ve bu çatışma, yaşamın en eski diyaloglarından  gelir…

Zaman geçtikçe roller değişir. Bir gün o evlat da anne baba olur. Ve o zaman anlar: Bir zamanlar “fazla karışıyorlar” dediği şey, aslında sevginin yönünü kaybetmiş hâlidir, yani sevgidir ama yanlış biçimde dile getirilmiştir…

Felsefi açıdan bakarsak, anne baba sevgisi koşulsuz değildir; ama koşul karşılık değil, varlıktır. “Sen var ol, yeter.” der o sevgi. Hiçbir başarı, hiçbir hediye, hiçbir teşekkür o sevgiye denk düşmez; çünkü o sevgi, bir mülkiyet değil, bir emanet bilincidir. Ve insan, bu gerçeği çoğu zaman çok geç fark eder.

Bir anne babanın sessizliğinde, aslında binlerce sözcük gizlidir:

Ben senin arkandayım. Sen kendini yalnız hissetsen de, ben oradayım”.