Mücahit HİMOĞLU


DOĞRU BİLDİĞİMİZ YANLIŞLAR

Toplumlar bir günde çürümez. Çürüme; yüksek sesli çöküşlerle değil, fısıltılarla başlar. Nesilden nesile aktarılan, “masum” görünen sözlerle…


Kimin söylediği bilinmeyen, ama herkesin doğru kabul ettiği anonim cümlelerle. İşte biz böyle çürüdük: Yanlışı tekrar ede ede hakikat sanarak.

Atasözü dedik, halk bilgeliği dedik, “hayatın gerçeği” dedik. Oysa fark etmeden ahlakın altını oyduk, vicdanın içini boşalttık.

“Bal tutan parmağını yalar” dedik. Emeği değil, fırsatçılığı kutsadık. Hırsızlığı zekâyla, suistimali uyanıklıkla karıştırdık.

“Devletin malı deniz, yemeyen domuz” dedik. Kamu malını yetimin hakkı olmaktan çıkarıp sahipsiz bir ganimet gibi gördük.

“Yemeyenin malını yerler” dedik. Dürüstlüğü aptallık, ahlakı zayıflık ilan ettik; dolandırıcılığı hayatta kalma stratejisine dönüştürdük.

“At binenin, kılıç kuşananın” dedik. Gücü hakla değil zorbalıkla ölçtük. Gaspı, üstünlük sanısına dönüştürdük.

“Kol kırılır, yen içinde kalır” dedik. Adaletin üstünü örttük. Susmayı erdem, örtbas etmeyi aile terbiyesi saydık; en karanlık suçları bile mahremiyet perdesiyle sakladık.

“Söz gümüş ise sükût altındır” dedik. Hakikatin sesini kıstık. Meydanı yalancıya, iftiracıya, bağırana bıraktık.

“Komşuda pişer, bize de düşer” dedik. Üretmeyi değil beklemeyi öğrettik. Emeksiz kazanmayı normalleştirdik.

“Kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez” dedik. Menfaati ilke yaptık; her şeyi pazarlığa açtık: değerleri, ilişkileri, hatta insan onurunu.
“Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar” dedik. Yalanı hayatta kalma aracı, doğruluğu sosyal bir tehdit haline getirdik.

“Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” dedik. Kötülükle aramıza mesafe koyduk, sorumlulukla değil. Başkasının acısını görmezden gelmeyi akıllılık sandık.

“Üzümünü ye, bağını sorma” dedik. Haramı sorgulamamayı öğrettik; kaynağı kirli kazancı vicdanımızdan muaf tuttuk.

“Köprüden geçene kadar ayıya dayı de” dedik. İkiyüzlülüğü strateji, takiyyeyi akıl, ilkesizliği ustalık saydık.

Ve sonra dönüp sorduk:
“Bu toplum neden bozuldu?”

Oysa cevap aynadaydı.

Toplum dediğimiz şey; soyut bir kalabalık değil, bizim gündelik tercihlerimizin toplamıdır. Her sustuğumuzda, her görmezden geldiğimizde, her “idare eder” dediğimizde biraz daha bozuldu. Biz bozduk. Bilerek ya da bilmeyerek… Ama her seferinde meşrulaştırarak.

Çürüme; yasalarla değil, dille başlar. Çünkü dil, zihni inşa eder. Zihin bozulduğunda, ahlak da peşinden gelir. Ve bir gün fark ederiz ki artık kötülük bize yabancı değil, tanıdık gelmektedir.

Bu bir ağıt değil, bir itiraf olmalı.
Ve belki de bir başlangıç.

Çünkü aynı sözleri yeniden düşünmeye cesaret edersek, çürümeyi durduracak olan da yine biz olabiliriz.
  29.01.2026
Mücahit Himoğlu