Yaşadığımız çağ yüksek seslerin çağı. Herkes konuşuyor, herkes anlatıyor ama kimse kimseyi gerçekten dinlemiyor. Güncel meseleler hızla önümüzden geçip gidiyor; dün öfkelendiğimize bugün omuz silkiyoruz.
Toplum olarak en büyük kaybımız, hafızamızdan çok vicdanımız oldu.
Cemal Süreya’nın dediği gibi, “İnsan yaşadığı yere benzer.”
Biz de yaşadığımız bu aceleci, gürültülü dünyaya benzemeye başladık. Çabuk parlayan, çabuk sönen, çabuk unutan…
Hayatın merkezinde ise hâlâ insan var. Ama insan, artık en çok incindiği yerde susuyor. İlişkilerde herkes haklı, herkes yorgun. Söylenmeyen beklentiler, konuşulmayan kırgınlıklar birikiyor.
İnsan bazen karşısındakine değil, kendine bile yetişemiyor. Güçlü görünmenin bedelini, yalnız kaldığında ödüyor.
Edip Cansever boşuna yazmamıştı:
“İnsan yaşadığı yere alışır ama içindeki yalnızlığa alışamaz.”
İş dünyasında da tablo çok farklı değil. Rakamlar büyüyor, grafikler yükseliyor ama insan küçülüyor. Emek, sadakat ve ahlak; bilançolarda yer almayan kalemler hâline geldi. Oysa bir işletmeyi ayakta tutan yalnızca para değil, güvendir.
Güvenin olmadığı yerde en büyük yatırım bile bir gün çöker.
İtibar, kazanılması yıllar süren ama kaybedilmesi bir anlık bir şeydir. Ve ne yazık ki bunu çoğu zaman kaybedince anlıyoruz.
Bir de işin taşlama tarafı var ki, en acısı belki de burada. Herkes her konuda uzman. Herkes her şeyi biliyor.
Ama sorumluluk almak kimsenin uzmanlık alanına girmiyor. Eleştiri bol, çözüm kıt. Suç var ama suçlu yok.
Oysa Nazım Hikmet’in dediği gibi,
“Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
ve bir orman gibi kardeşçesine…”
Belki de mesele çok karmaşık değil. Daha az bağırıp daha çok dinlesek, daha az bildiğimizi iddia edip daha çok anlamaya çalışsak… Ne toplum bu kadar yorulur, ne insan bu kadar yalnız kalır.
Gürültü azalırsa, belki vicdanın sesi yeniden duyulur.
Atilla Samat

