Mücahit HİMOĞLU


HAKİKAT KİŞİNİN ŞAHSİ ÖLÇÜSÜDÜR !.

Bu cümle, yalnızca bir dostluk övgüsü değildir…


Spinoza bu konuda şöyle der:
“Kendi hesabıma, gücüm dahilinde olmayan bütün şeyler arasında en sevdiğim şey, hakikâti içtenlikle seven kişiler arasında kurulan dostluk bağıdır. Zira inancım odur ki şu koca dünyada kurulacak hiçbir bağ insana böyle bir sevgi bağı kadar huzur vermez.”

Bu cümle, yalnızca bir dostluk övgüsü değildir…
Bu,hakikatin insan hayatındaki konumuna dair radikal bir tespittir.

  Çünkü hakikat arayışı, sıradan bir entelektüel faaliyet değildir.
  Hakikat, insanın kendini yanlış ölçülerden kurtarma çabasıdır.

İnsan doğduğu andan itibaren kodlanır. Aile, toplum, kültür, din, ideoloji, korku, arzu… Hepsi zihne ölçüler yerleştirir. Ne başarılıdır? Ne değerlidir? Ne ayıptır? Ne kutsaldır? Çoğu zaman bu ölçüleri seçmeyiz; devralırız. Ve devraldığımız ölçülerle kendimizi tartmaya başlarız.

Sorun tam da burada başlar.

Çünkü insan, başkasının terazisinde kendini tarttıkça ya eksik ya fazla çıkar. Ya suçluluk üretir ya kibir. Ya boyun eğer ya saldırır. Hangi durum olursa olsun hakikatten uzaklaşır.

Hakikat arayışı bu yüzden ağırdır. 
   Çünkü hakikate yönelmek, önce yanılsamaları terk etmeyi gerektirir. 
  Konforlu yalanları, kimlik sağlayan ezberleri, aidiyet kazandıran kalıpları sorgulamayı gerektirir. 
   İnsan çoğu zaman gerçeği değil, rahatlatıcı olanı tercih eder.

  Oysa hakikat rahatlatmaz; berraklaştırır.
  Berraklık ise yük azaltır.

Hakikat arayışı, insanın sırtında taşıdığı gereksiz yükleri fark etmesidir. “Böyle olmalıyım”ların, “şöyle görünmeliyim”lerin, “insanlar ne der?”lerin, “başarılı sayılmam için…”lerin yükünü. Bu yüklerin çoğu, hakikatin değil, toplumsal beklentinin ürünüdür.

Spinoza’nın özgürlük 
anlayışında şu vurguları yapar:  “özgürlük keyfîlik değildir. Özgürlük, şeylerin zorunluluğunu anlayarak yaşamaktır. Yani hakikati kavramaktır. İnsan, neden öfkelendiğini, neden korktuğunu, neden arzuladığını anladığında; o duyguların esiri olmaktan çıkar. Çünkü artık onların nedeni görünürdür.”

Görünür olan şey, mutlak güç olmaktan çıkar.

Hakikat bu yüzden özgürleştiricidir. Çünkü hakikat, insanı dış ölçütlere bağımlı olmaktan kurtarır. Başkasının onayına,  kalabalığın yargısına, geçici başarı tanımlarına bağımlı olmaktan…

Hakikat dışındaki bütün ölçüler değişkendir. Moda gibi değişirler. İktidar gibi el değiştirirler. Toplumsal normlar gibi dönüşürler. Bugün erdem sayılan yarın küçümsenebilir. Bugün başarı sayılan yarın sıradanlaşabilir.

Eğer insan kendini bu değişken ölçülere göre tanımlarsa, kimliği de sürekli savrulur.

Oysa hakikat, kendisinin ölçüsüdür.

Bu cümle iddialıdır. Çünkü hakikatin doğrulanmak için alkışa, çoğunluğa, otoriteye ihtiyacı yoktur. Hakikat, başka bir ölçüye dayanmaz. O, kendi içinde tutarlıdır; kendi kendini taşır.

Bu nedenle hakikati seven insanlar arasında kurulan bağ güçlüdür. Çünkü o bağ çıkar üzerine değil, imaj üzerine değil, rol üzerine değil; ortak bir berraklık arayışı üzerine kuruludur. Maskelerin azaldığı yerde güven artar. Yanılsamaların azaldığı yerde huzur başlar.

Hakikat arayışı insanı yalnızlaştırabilir; ama sahteleştirmez.

Bugünün dünyasında en büyük kriz bilgi eksikliği değil, ölçü karmaşasıdır. Herkes konuşur; az kişi düşünür. Herkes hüküm verir; az kişi anlamaya çalışır. Hakikat yerine algı, derinlik yerine hız, tutarlılık yerine etki öncelik kazanır.

Böyle bir çağda hakikati ölçü almak bir direniştir.

Bu direniş bağırarak değil; sadeleşerek olur.
Göstererek değil; anlayarak olur. Onay arayarak değil; tutarlılık arayarak olur.

Hakikati ölçü alan insan şunu bilir : Popüler olmak zorunda değilim.
Beğenilmek zorunda değilim.
Çoğunlukta olmak zorunda değilim.

Ama doğruyu aramak zorundayım.

Çünkü insan ancak hakikate yaklaştıkça kendine yaklaşır. Yanlış ölçülerden kurtuldukça hafifler. Berraklaştıkça özgürleşir.

Ve özgürlük, dış koşulların değişmesi değil; iç ölçünün netleşmesidir.

Hakikat kendisinin ölçüsüdür.

İnsan da, ancak hakikati ölçü aldığında kendi ölçüsünü bulur.
  12.02.2026
       Mücahit Himoğlu