Mücahit HİMOĞLU


MAHALLELER NEDEN SESSİZLEŞTİ?

Bir zamanlar aynı sokakta doğan, büyüyen, evlenen; en az beş kuşağın birbirini ismiyle, hatırasıyla, sesiyle tanıdığı mahalleler vardı. Kapılar ve gönüller kilitsizdi.


Çocukların neşesi sokağa taşar, annelerin telaşı mutfaktan avluya yayılır, babaların sohbeti kahve önlerinde akşamı karşılar, yaşlıların duası mahallenin üstüne şemsiye olurdu.

  Şimdi ise o yanaşık evlerin yerinde yükselen beton bloklar var.
Sormamız gereken soru şudur:
Sadece binalar mı değişti, yoksa biz mi dönüştük?

   Elbette kentsel dönüşüm gereklidir.
Depreme dayanıklı yapılar, güvenli konutlar hayati bir zorunluluktur. Bu, meselenin mühendislik tarafıdır ve inkâr edilemez.

  Fakat şehir yalnızca mühendislikten ibaret değildir.
Şehir; sosyolojidir, kültürdür, hafızadır.
Şehir; kuşaktan kuşağa aktarılan komşuluk hukukudur.

   Eğer dönüşüm projelerinde betonun dayanıklılığı hesaplanıp da hatıraların ağırlığı hesaba katılmazsa; ortaya sağlam ama ruhsuz şehirler çıkar.

   Çünkü şehir, yalnızca demir ve çimentodan yapılmaz.
Şehir, ortak birliktenliği duyan, aynı fırından ekmek alan, aynı acının ardından omuz omuza duran insanların kurduğu bir bağdır.

Bu değişimler bir gecede olmadı.
Adım adım, fark edilmeden ilerledi.

• Mahalle kültürü apartman kültürüne dönüştü.
Avlulu evlerin yerini çok katlı siteler aldı.
Aynı binada yaşayan insanlar birbirinin adını bilmez oldu.
Komşuluk, kapı önünde değil; asansörde göz temasından kaçınarak yaşanır hâle geldi.

• Ortak mekânlar sosyal merkez olmaktan çıktı.
Bakkal önü, çeşme başı, okul bahçesi…
Bunlar yalnızca fiziksel alanlar değildi; mahallenin kalbiydi.
Haber orada yayılır, dert orada paylaşılır, bayram orada başlardı.
Zincir marketler ve kapalı yaşam alanları bu ortak hafızayı dağıttı.

• Televizyon, internet ve bireysel yaşam biçimi dayanışmayı zayıflattı.
Eskiden aynı sofrada, aynı saatte, aynı heyecanla açılan iftarlar vardı.
Bayram sabahı aynı kapılara gidilir, aynı tatlı telaş yaşanırdı.
Bugün bayramlar tatil planlarına dönüştü; aynı apartmanda farklı dünyalar kuruluyor.

• Büyük aileler çekirdek aileye dönüştü.
Dede, nine, amca, hala aynı sokakta değil artık.
Kuşaklar arası mesafe kilometrelerle ölçülür oldu.
Bazıları iş için başka şehirlere gitti, bazıları yeni yerleşimlere taşındı.
Oysa yapılaşma planlanırken, kuşakların aynı mahallede kalabilmesi için sosyal politikalar geliştirilebilirdi. Kültürel devamlılık da en az fiziksel güvenlik kadar önemsenebilirdi.

• Esnaf ve mahalle dayanışması anonim şehir hayatına yenildi.
Mahalle bakkalının veresiye defteri yalnızca borç kaydı değildi; güvenin belgesiydi.
“Ay başında veririm.” sözü senetti.
Bugün ilişkiler sözleşmeli, mesafeli ve çoğu zaman kimliksiz.

   Mahalleler tamamen kaybolmadı.
İsimleri değişti, sınırları birleşti, biçimleri dönüştü.

    Ama gurbette bir kuşak geçiren biri memleketine döndüğünde sokağını bulamaz oldu.
İnsan yine insan, sokak yine sokak…
Fakat o ruh başka yere taşındı.

   Çünkü mahalle dediğimiz şey, fiziki mekândan çok bir aidiyet duygusuydu.

   Aynı ezanı duymaktı.
Aynı fırından ekmek almaktı.
Aynı yasın ardından birlikte ağlamaktı.

   Kentsel dönüşüm projelerinde metrekare hesapları yapıldı;
Ama hatıraların metrekaresi ölçülmedi.

Rant hesabı yapıldı;
Ama kuşaklar arası bağın değeri hesaplanmadı.

Şehir büyüdü.
Mahalle küçüldü.

Binalar yükseldi.
Dayanışma azaldı.

   Bugün “Hey gidi günler…” dememizin sebebi nostaljiye düşkünlük değildir.
Kaybettiğimiz sıcaklığı arayışımızdır.

  O “iftara on dakika kala selamlaşma” hâli, romantik bir hatıra değil; birlikte yaşamanın doğal sonucuydu.
   Planlama bu ruhu koruyacak şekilde yapılsaydı, kültürel dayanışma bugün de devam edebilirdi.

Artık şunu söyleme vakti gelmiştir:

   Şehir planlamasında yalnız mühendisler değil;
Sosyologlar, kültür tarihçileri, psikologlar ve mahalle sakinleri de söz sahibi olmalıdır.

   Çünkü mesele beton değildir; mesele bağdır.
Mesele bina değildir; mesele birlikte yaşama iradesidir.

   Mahalle yeniden inşa edilebilir.
Ama önce zihnimizde, kalbimizde ve kararlarımızda.

   Sessizleşen mahalleleri yeniden konuşturmak bizim elimizdedir.
      Mücahit Himoğlu