Siyaset dediğin şey, sadece koltukta oturmak değildir; gönülde yer tutmaktır.
İlini, ilçeni, kasabanı, köyünü korumaktır. Sahip çıkmaktır. Derdine derman olmaktır. Eğer ilgilenmezsen, sonucu da bugünkü gibi olur.
Anadolu boşalıyor. İnsanlar geçim derdiyle metropol şehirlere akın ediyor. Küçülen şehirler, azalan milletvekili sayıları, kapanan işyerleri, sessizleşen sokaklar… Bunun vebali sadece ekonomik şartlara yüklenemez. Yerel yöneticilerin, milletvekillerinin, belediye başkanlarının da bu tabloda payı vardır.
Sayın milletvekilleri, sayın belediye başkanları… Sözde “şehrül emin” olmak yetmez; emin olmayı hak etmek gerekir.
Vatandaşın telefonuna bakmazsan, altı ay görüşmeyip randevu istediğinde kapıyı yüzüne kapatırsan, geri dönüş yapmazsan… Kusura bakma ama sandık günü geldiğinde o da sana geri dönmez.
Millet sabırlıdır ama hafızasız değildir.
Yıllar önce bir siyasetçiyle yaşadığım tartışmanın ardından kaleme aldığım satırlar bugün de geçerliliğini koruyor:
“Gururlanma padişahım, senden büyük Allah var. Oraya çıktığın gibi inmesini de bilirsin. Biz o makamlara çıkıp da sonra inenlerin çoğunu sokakta göremiyoruz. Sokakta bile vatandaşın yüzüne bakamadılar. Makamdayken etrafında fır fır dönenlere aldanma; yarın sokakta gezmek istediğinde onların birisini yanında bulamazsın. Bu milletin ayağının altına altın da döşesen, gönlüne giremediğin sürece o koltuğu er geç kaybedersin.”
Mesele tam da budur.
Siyasetçi, o koltuğa kendi başına oturmaz. Onu oraya taşıyan irade millettir. Vatandaş sana oy vermişse, senin üzerinde hakkı vardır. O halde dinlemek zorundasın. Telefona çıkmak zorundasın. Randevu vermek zorundasın. Halini hatırını sormak zorundasın.
Çünkü siyaset tepeden bakma sanatı değil; omuz omuza yürüme sanatıdır.
Bugün makamın gücüne güvenip kapıları kapatanlar, yarın kapı kapı dolaşmak zorunda kalır. Dün telefonuna çıkmadığın insanın kapısını çalarken yüzün kızarır. İşte o an anlarsın; asıl güç korumalarda değil, milletin duasındaymış.
Halkın sırtında yükselip sonra halka sırtını dönemezsin.
Seni oraya getirenlere “yoğunuz” diyemezsin.
Görmezden gelemezsin.
Eğer bu yük ağır geliyorsa, eğer insan dinlemek zor geliyorsa, eğer gönül almak sana külfet geliyorsa; o zaman o göreve talip olmayacaksın. Bu iş vitrin işi değil, vicdan işidir.
Unutulmasın:
Sandık günü geldiğinde ne protokol kalır, ne şatafat…
Bir pusula, bir mühür ve vicdan kalır.
Ve millet, kendisini hatırlamayanı asla hatırlamaz.
Siyaset dediğin şey, sadece koltukta oturmak değildir; gönülde yer tutmaktır.
İlini, ilçeni, kasabanı, köyünü korumaktır. Sahip çıkmaktır. Derdine derman olmaktır. Eğer ilgilenmezsen, sonucu da bugünkü gibi olur.
Anadolu boşalıyor. İnsanlar geçim derdiyle metropol şehirlere akın ediyor. Küçülen şehirler, azalan milletvekili sayıları, kapanan işyerleri, sessizleşen sokaklar… Bunun vebali sadece ekonomik şartlara yüklenemez. Yerel yöneticilerin, milletvekillerinin, belediye başkanlarının da bu tabloda payı vardır.
Sayın milletvekilleri, sayın belediye başkanları… Sözde “şehrül emin” olmak yetmez; emin olmayı hak etmek gerekir.
Vatandaşın telefonuna bakmazsan, altı ay görüşmeyip randevu istediğinde kapıyı yüzüne kapatırsan, geri dönüş yapmazsan… Kusura bakma ama sandık günü geldiğinde o da sana geri dönmez.
Millet sabırlıdır ama hafızasız değildir.
Yıllar önce bir siyasetçiyle yaşadığım tartışmanın ardından kaleme aldığım satırlar bugün de geçerliliğini koruyor:
“Gururlanma padişahım, senden büyük Allah var. Oraya çıktığın gibi inmesini de bilirsin. Biz o makamlara çıkıp da sonra inenlerin çoğunu sokakta göremiyoruz. Sokakta bile vatandaşın yüzüne bakamadılar. Makamdayken etrafında fır fır dönenlere aldanma; yarın sokakta gezmek istediğinde onların birisini yanında bulamazsın. Bu milletin ayağının altına altın da döşesen, gönlüne giremediğin sürece o koltuğu er geç kaybedersin.”
Mesele tam da budur.
Siyasetçi, o koltuğa kendi başına oturmaz. Onu oraya taşıyan irade millettir. Vatandaş sana oy vermişse, senin üzerinde hakkı vardır. O halde dinlemek zorundasın. Telefona çıkmak zorundasın. Randevu vermek zorundasın. Halini hatırını sormak zorundasın.
Çünkü siyaset tepeden bakma sanatı değil; omuz omuza yürüme sanatıdır.
Bugün makamın gücüne güvenip kapıları kapatanlar, yarın kapı kapı dolaşmak zorunda kalır. Dün telefonuna çıkmadığın insanın kapısını çalarken yüzün kızarır. İşte o an anlarsın; asıl güç korumalarda değil, milletin duasındaymış.
Halkın sırtında yükselip sonra halka sırtını dönemezsin.
Seni oraya getirenlere “yoğunuz” diyemezsin.
Görmezden gelemezsin.
Eğer bu yük ağır geliyorsa, eğer insan dinlemek zor geliyorsa, eğer gönül almak sana külfet geliyorsa; o zaman o göreve talip olmayacaksın. Bu iş vitrin işi değil, vicdan işidir.
Unutulmasın:
Sandık günü geldiğinde ne protokol kalır, ne şatafat…
Bir pusula, bir mühür ve vicdan kalır.
Ve millet, kendisini hatırlamayanı asla hatırlamaz.