Televizyon ekranları bir zamanlar ailelerin birlikte oturduğu, ortak değerlerin paylaşıldığı, toplumsal hafızanın ve kültürel birikimin aktarıldığı alanlardı. Bugün ise aynı ekranlarda, hukukun hiçe sayıldığı, silahın çözüm olarak sunulduğu ve devlet otoritesinin adeta yok hükmünde gösterildiği sahneler tartışma yaratıyor.
Kanal D ekranlarında yayınlanan “Uzak Şehir” dizisinin son bölümleri, tam da bu tartışmanın merkezine oturmuş durumda.
Dizide yer alan bir karakterin, mahkeme kararına rağmen silahlı tehditler savurması, hastaneden çıkar çıkmaz çevresine baskınlar düzenlemesi, güvenlik güçlerinin varlığına rağmen istediği gibi hareket etmesi ve kendi hukukunu uygulayan bir profil çizmesi, yalnızca bir senaryo tercihi olarak görülemez. Çünkü bu sahneler milyonlarca insanın evine, zihin dünyasına ve özellikle gençlerin bilinçaltına ulaşmaktadır.
Burada sorulması gereken temel soru şudur:
Bir toplumda hukuk varken, televizyon ekranlarında hukuksuzluk neden bir güç göstergesi gibi sunulur?
Bir karakterin, mahkeme kararını tanımayan, silahı çözüm yolu olarak kullanan ve devlet otoritesine meydan okuyan bir figür olarak yansıtılması, yalnızca dramatik bir kurgu değil; aynı zamanda toplumsal algıyı etkileyen güçlü bir mesajdır.
Daha da önemlisi, bu tür sahnelerde hukukun caydırıcılığı değil, silahın ve tehdidin sonuç aldığı bir düzenin ima edilmesi, toplumsal bilinç açısından ciddi soru işaretleri doğurmaktadır.
Çünkü medya yalnızca eğlendirme aracı değildir. Medya, aynı zamanda bir öğreticidir. Özellikle gençler için, gördükleri her sahne bir referans noktası oluşturur. Hukukun değil, gücün ve tehdidin öne çıkarıldığı bir anlatım dili, uzun vadede toplumsal değerler üzerinde ciddi aşınmalara neden olabilir.
Bu noktada en büyük sorumluluk, yalnızca yapımcılara değil, aynı zamanda denetim mekanizmalarına da düşmektedir.
Radyo ve Televizyon Üst Kurulu’nun (RTÜK), toplumun geniş kesimlerine ulaşan bu tür yayınları kamu yararı ve toplumsal sorumluluk ilkeleri çerçevesinde değerlendirmesi, kamu vicdanının bir beklentisi haline gelmiştir.
Çünkü mesele bir diziden ibaret değildir.
Mesele, toplumun hangi değerlerle geleceğe taşınacağı meselesidir.
Ekranlarda hukukun mu üstün olduğu, yoksa silahın mı üstün gösterildiği sorusu, yalnızca bir senaryo tercihi değil, aynı zamanda toplumsal bir yön tayinidir.
Bugün ekranlarda normalleştirilen her görüntü, yarının toplumsal algısını şekillendirmektedir.
Ve artık şu soruyu sormak kaçınılmazdır:
Biz gerçekten bir hukuk toplumunu mu izliyoruz, yoksa hukukun yok sayıldığı bir dünyanın yavaş yavaş zihinlere yerleştirilmesine mi tanıklık ediyoruz?
Toplumun ortak vicdanı, bu sorunun cevabını aramaktadır.

