Sevgili okurlar, bir bahar dalı gibi eğilmiş omuzlar var bu memlekette, beyaz saçlar rüzgârda titriyor, ellerde yılların izi, avuçlarda alın terinin kurumuş tuzu kalmış.
Sabah ezanında uyanırdı bu yürekler bir vakitler, fabrika kapısında nöbet tutar, tarlada güneş doğmadan başlar, gece yıldızlarla biterdi emek.
Şimdi aynı eller, titreyerek zarfı açıyor postacıdan, içinden çıkan rakamlar soğuk bir kış yağmuru gibi çarpıyor yüzüne; yetmiyor, yetmiyor ki bir damla olsun sıcaklık katsın o buz gibi hayata.
Pazara gidiyor ihtiyar, domatese bakıyor gözleri dolarak, “Bu mu yarım kilo?” diyor içinden, sesi çıkmıyor dışarı, çünkü sesi eskisi gibi gür değil artık. Ekmek tezgâhında duruyor, bir somun almak için cebini karıştırıyor, parmakları titriyor, hesap yapıyor zihninde: “Bugün ekmek mi, ilaç mı?” İlaç kutuları raflarda bekliyor, reçete cebinde yanıyor, doktor “Bu şart” diyor, o ise “Bu maaşla nasıl?” diye soruyor kendine, cevap yok, sadece derin bir iç çekiş.
Bir zamanlar evlatlarını okutmuş, ev yaptırmış, düğünler görmüş bu eller; şimdi aynı evde kira mı ödeyecek, fatura mı, yoksa torununa bir şeker mi alacak? Torun geliyor, gözleri parlıyor, “Dede, çikolata var mı?” diyor. Dede gülümsüyor zorla, “Başka gün yavrum” diyor, içi yanıyor, çünkü cebinde başka gün için bile bir şey kalmamış.
Sofrada ekmek yarım, çorba sulu, ama sohbet hâlâ dolu; çünkü direniyorlar hâlâ, çünkü umut taşıyorlar o buruşuk kalplerde, küçücük bir kıvılcım gibi.
Enflasyon canavar gibi yutuyor her şeyi, zamlar geliyor ama kök maaşlar dipte, ek ödeme desen bir damla su çölde. 20 bin lira diyorlar ekranda, sanki büyük bir lütuf, sanki zafer. Ama o 20 bin, bir haftalık alışverişe yetmiyor, bir aylık ilaca yetmiyor, bir günlük hayata yetmiyor. Alım gücü erimiş kar tanesi gibi, yıllar önce 2002’de emekli maaşı asgari ücretin üstündeydi, şimdi altında sürünüyor; eğer o eski oranlar korunsaydı bugün 40-50 bin olmalıydı eline geçen, ama gerçekte 20 bin, o da yarım yamalak.
Büyük şehirlerde yarısı evsiz gibi yaşıyor, küçük kasabalarda soba odunu bile lüks olmuş. Yüzde altmış altısı hâlâ çalışıyor diyor rakamlar; emekli olmuş beden, ama geçim derdi yakasını bırakmıyor. Gece yattığında gözlerini kapatıyor, eski günleri düşünüyor: “Bir daha mı?” diyor içinden, “Bir daha mı o güçlü günler?”
Cevap yok, sadece sessiz bir hüzün, duvarlara sinmiş, yastığa karışmış.
Bu ülke alın teriyle büyüdü, emekle yükseldi, şimdi o emeğin sahipleri unutulmuş bir şarkı gibi köşede bekliyor. Devlet baba nerede, sosyal devlet nerede? Emeklinin hakkı sadece bir rakam değil, insan onuru, yaşanabilir bir hayat, sıcak bir yuva, torununa uzatılan bir avuç şeker.
Ey okur, bu hüzün bizim yarınımız da olabilir. Beyaz saçlıların sessiz çığlığını duyun bugün, çünkü yarın biz de o kapıya dayanacağız.
Sesimizi yükseltelim, hakkını verelim emeklinin, yoksa pişmanlık kalır geriye, soğuk bir kış gecesi gibi.
Kalın sağlıcakla Atilla Samat

