İnsan doğası gereği, bilinmeyeni ölçmeye, somutlaştırmaya ve kategorize etmeye eğilimlidir. Hal böyle olunca, hayatın en derin ve en kişisel konularından biri olan iman için de bir "metre" arayışı kaçınılmaz oluyor. "Acaba benimki ne kadar ?" veya "Onun imanı benden daha mı yüksek ?" gibi sorular, bazılarımızın zihnini meşgul eder. Oysa, bu kadim duygusal ve manevi bağlılık, herhangi bir cetvelin, terazinin ya da dijital göstergenin çok ötesinde bir gizem taşır.
Peki, gerçekten bir İman Metresi var mı ?
1.Ölçülemez Olanı Ölçme Çabası
Maddi dünyada her şeyin bir birimi vardır: uzunluğun metresi, ağırlığın kilogramı, sıcaklığın santigrat derecesi. Ancak iman, ne somut bir madde ne de sabit bir enerji biçimidir.
İman, öncelikle kalbin bir tasdiki ve akılla desteklenen bir kabuldür. Bu, tamamen kişisel ve içsel bir deneyimdir. Bir kişinin namazda döktüğü gözyaşının yoğunluğu, bir sadakasının büyüklüğü veya gösterdiği fedakârlığın derecesi, dışarıdan bakan için sadece birer gösterge olabilir; ama o kalbin içindeki inancın tümünü asla ölçemez.
İslam alimleri, imanın amelden bir parça olmamakla birlikte, amelle kuvvetlendiğini ve günahla zayıfladığını söyler. Bu, imanın sabit bir nokta değil, sürekli bir dinamik olduğunu gösterir. Tıpkı bir ağacın kök salması gibi, beslendikçe derinleşir, ihmal edildikçe kurur.
2. İmanın Gerçek Göstergeleri: Metre Değil, Yansıma
Eğer bir "metre" yoksa, imanın varlığını ve kuvvetini ne belli eder? İmanın ölçülebilirliği, sayılardan ziyade yansımalarında gizlidir. Bu yansımalar, günlük yaşantımıza sızan davranış kalıpları ve ahlaki duruşlardır:
Sabır ve Tevekkül: Bir musibet anında gösterilen metanet. "İman Metresi", bir kriz anında çabuk kırılmayı değil, Allah'a olan güvenle ayakta kalmayı ölçer.
Ahlak ve Dürüstlük: Kimsenin görmediği yerde bile doğruyu söylemek, kimsenin bilmediği bir hakka riayet etmek. İmanın göstergesi, menfaat çatışmalarında adil kalabilmektir.
Empati ve Merhamet: Başkasının acısını hissedebilmek, eli darda olana karşılıksız yardım edebilmek. İman, kişiyi ben merkezli bir yaşamdan, toplumsal sorumluluğa taşır.
İbadetteki Huzur: İbadetleri birer yük olarak değil, kalbin ve ruhun gıdası olarak görebilmek. Namazın veya orucun sadece bir fiil değil, bir huzur anı haline gelmesi.
3. Hüküm Yalnızca Kalplerin Sahibine Aittir
Bir insanın imanının "Yüksek" veya "Düşük" olduğu yönündeki her türlü yargı, aslında nefsin ve zannın bir oyunudur. Bizler, bir başkasının kalbine inme yetisine sahip değiliz. Belki dışarıdan en gösterişsiz görünen kişinin kalbi, Allah'a en yakın olandır. Belki de en çok konuşan, en çok göze batan, iç dünyasında büyük bir mücadele veriyordur.
Unutmayalım ki, bu dünyadaki en büyük ve en adil yargıç, kalplerin içindekini dahi bilen Yüce Yaratıcı'dır. Başkalarında bir "metre" aramak yerine, her birey kendi vicdanını, niyetini ve amellerini tartmakla yükümlüdür.
İman Metresi, fiziksel bir alet değildir; o, vicdanın aynasına yansıyan bir iç muhasebedir. İman, bir sonuçtan çok bir süreçtir; sürekli büyüyen, değişen ve derinleşen bir yolculuktur.
Bu yüzden, bir başkasının "imanını ölçmeye" çalışmayı bırakıp, kendi kalbimize dönmeliyiz. En iyi metre, "Bugün, Allah'ın rızasına ne kadar yakın davrandım ?" sorusunun samimi cevabıdır.